9 Kasım 2024 Cumartesi

SONU OLMAYAN DÖNGÜLER.

 9 Kasım,24.

cumartesi.

Sonu olmayan döngüler var. İşin içinden çıkamadığın. Biliyorsun hiç kimsenin günahı yok. Ama bir suçlu aramaktan kendini alamadığın şeyler var. Çünkü kalbini temizlemen gerek. Kalbini susturman gerek. Yorucu bir döngü bu. Ama pek de bir şey yapamıyorsun. Gücünü kazanmak için hiç değilse bir şekilde devam edebilmen için.

 

Biliyorum yoruldun. Kimseye açıklayamadığın kesif bir sancı bu. Eksik olan bir şeyler var. İçinde tam olmayan ve nasıl tamamlanacağını bilmediğin eksik şeyler. Arıyorsun, aramaktan da yoruluyorsun işte. Bekliyorsun. Ama beklemek de ayrı bir yorucu. Sadece bu eksikliğin gitmesi gerek bir şekilde? Ya bir gün kalbindeki eksiklikler tamam olursa? Bilmiyorsun, olmazsa? İnsanoğlu bilinmezlikten nefret eder. Bu yüzden bir şeylerin etrafında çırpınır durur. Çırpınıyorsun sen de. Yoruldun ama işte. Birilerinden medet umuyorsun. Kalbin yeni duyguları deneyimlediğinde bir umut diyorsun medet umuyorsun. Sonra onlar da yarım bırakıyor seni. Sonu hüsran. Aradığın şey o değilmiş. Neyi aradığını bilmeden aramak bu. Evet arayan bulamaz ama bulanlar arayanlardır derler, bilirsin. Sen henüz bulanlardan değilsin. Evin yolunu bulamadın. Yorgunsun, ama aramaktan da kendini alamıyorsun. Bulamadın. İşte yine çaresizce o döngünün içinde buldun kendini.

Duman- Aman Aman 🎵

Ş.

5 Kasım 2024 Salı

ÇÖP KUTUSUNU BOŞALTMAYI UNUTANLARA...

 5 Kasım, 24.


Bir çöp kutusu hayal edin. İçini boşaltmayalı uzun zaman olmuş, üzerinde sinekler uçuşan, kapağı yarım açık bir çöp kutusu bu. Geliyorlar gidiyorlar içine birer çöp fırlatıp yanından geçiyorlar. Bazen yer açılsın diye çöpün üzerine bastırıyorlar, çöpleri sıkıştırıyorlar. Çöp kutusu dolmuş, dolalı hayli olmuş. İçine çöpü atanlar çöp kutusunu boşaltmaya hiç de yeltenmiyorlar. Fenası, çöp kutusundan sorumlu bir kişi var mı yok mu bilinmez; çöp sahipsiz kalmış.

 

Bazen, bazı zamanlar, kendimize bir çöp kutusu gibi davranır oluruz. Aslında mevzu çöp kutusu olmak değil. Bilirsiniz; doğanın temiz kalması hususunda çöp kutularının yeri bir hayli büyük. Sokaklarında çöp kutusu olmayan ülkeler medeniyetten yoksun kalmıştır zannımca. Hatta fikrimce herkesin zihninde bir çöp kutusu olmalı zaten. Arttırıyorum; herkesin kalbinde de bir çöp kutusu olmalı. Çünkü hepimizin hayatından çıkarması gereken kişiler, yerler, vakitler olur. Çok amaçlı bir çöp kutusuyla bu ağır yüklerden kurtulur ve yenilerine yer açarız işte, fena mı?

 

Dediğim gibi; bazı zamanlar kendimize bir çöp kutusuymuşuz gibi davranırız. Zihnimizde ya da kalbimizde çöp kutusu tutmak kolaydır; hayatımızdan çıkarmak istediğimiz şeylerin varlığına delalet eder bu. Fakat insan kendisini dolmuş, bastırılmış, kokuşmuş bir çöp kutusu gibi hissediyorsa eğer, orada hayatından çıkarmak istediği ne yazık ki sadece hayatındaki basit detaylardan ibaret değildir. Kişi kendi hayatından uzaklaşmış ve vazgeçmiş demektir bu. Hayatındaki olabilecek en acımasız kişiyi kendi elleriyle yaratmış demektir. Kendini tanıyamaz olur, yaşadığı her şeyi de kendine mübah sayar.

 

Her insanın hayatında virajlar olur. Keskin virajlar. Büyük dönüm noktaları. Şu tecrübesiz yazar hanıma bir gün gelip de sorsanız ki; ‘bu hayatın sana öğrettiği en büyük şey nedir?’ diye, koskoca puntolarla size şu cevabı verirdim: her insan yaşamı boyunca keskin virajlardan geçer. Büyük dönüm noktalarından. Bazen kısacık bir andır bu; etkisi sizin hayatınıza nüfus edecek, bazen de uzun bir süreçtir; yıpratacak. Bazen sürecin içinden geçerken hiçbir şey anlamazsınız, sadece o anda kalırsınız. Bazen de hissedersiniz; bu yaşadığınız şeyler sizden bir şeyler alıp götürüyor ve yerine yeni şeyler koyuyordur.


Kendi geçen günlerime baktığımda, ilk keskin virajımı daha çocuk yaşta, ailemin ölümle yaşam arasında bir çizgide salındığını öğrendiğimde aldığımı düşünürüm. Tahmin edersiniz yıpratıcı bir dönemdi bu. Öyle ki ben bu süreçten geçerken öyle bir buhrandaydım ki virajmış, dönümmüş pek de öyle şeyler düşünememiştim. İnsan, her andan ve olaydan kendine bir pay çıkarabilir. İnsan, her durumdan kendini suçlu da çıkarabilir. Ben de insan olarak pek tabii kendimi suçlamaktan alamadım. Kendimi kokuşmuş, bastırılmış, ağzına kadar dolmuş bir çöp kutusu gibi hissetmekten de alamadım. Çöp kutusu öyle kötü bir haldeydi ki; bırakın temizleyip paklamayı, ona yaklaşılmıyordu bile. Kendimi o buhrandan çıkarmam ise uzun zamanlarımı aldı ve bu ilk virajım, olması gerektiği gibi benden bir şeyleri alıp yerine başka şeyler yerleştirdi. O sıralar artık kendimi çöp kutusu gibi hissetmediğim bir vakitleri hatırlıyorum. Kendime daha sevecen, sıcak ve samimi davranmanın verdiği bir yumuşacık his vardı kalbimde.


Dediğim gibi her insanın kendine özgü virajları olur. Bu da benim tek virajım değildi. Çok virajlı yollardan geçtim. Her seferinde de kolay olanı; kendimi suçlamayı seçtim. Kendimi çöp kutusu ilan etmek kolay olandı, ben de hep kolaya kaçtım. Toparlanmam her seferinde zamanımı aldı, büyüdüm, okyanusun diplerini daha net görmeye başladım. Ama işte bu dünyayı keşfi bitiren bir kişi var mı aramızda, bilmiyorum. Bazen yeni bir mercan resifi bazen de vahşi bir balık sürüsü çıkabiliyor karşımıza.


 Kendimi tecrübeli diye ilan ettiğim için, içten içe, kimse bana dokunamaz sanmışım. Gardım biraz inmiş farkında olmadan. Ben yeni mercan resifleri ararken, vahşi balıkların saldırısına uğramışım. Biraz daha uyku halinde olsam saldırıdan böyle ucuz sıyrılamazmışım. Üzerimdeki yorgunlukları, buhranı, sisli havayı hissedebiliyorum bu günlerde. Yine o tanıdık yollardan geçiyorum. Her gece kendimi yine bütün davalardan suçlu çıkartıyorum. Bütün suçu sırtıma yüklenip belimi doğrultamamaktan dem vuruyorum. Kalbime, zihnime bir çöp kutusu yerleştirip bahar temizliği yapacağıma, kendimi bir çöp kutusuna çeviriyorum. Üstünü de bastıra bastıra sıkıştırıyorum. Derin bir uyku hali bu; insan kendine ne kadar acımasız davrandığını öyle kolay fark edemiyor. Bütün suçları yüklenmekten geri alamıyor kendini.


Ben bugün kendimi içten içe bir çöp kutusuna çevirdiğimi fark ettim. Henüz dolmuş, kokuşmuş, bastırılmış bir çöp kutusu değil ya; bu iyi bir şey. Artık her şey biraz daha kolay. Evet, sislerin dağılması biraz zaman alır belki; temizlik biraz uzun da sürebilir. Hiç olmazsa içimde bir bahar temizliği yapmış olurum.


Hiç kimse, amacından sapmış bir çöp kutusu olmayı hak etmez dostlarım. Kimse, bütün suçların sahibi olamaz. Kalbimizin köşelerinde koyduğumuz çöp kutuları bize yeter de artar bile!  Sisler ise elbet bir gün kalkar. Mercan resifleri elbet bir gün karşımıza çıkar. Kalplerimizi çöplerden temizleyebilmek ümidiyle; temiz bir dünya için el ele!

 -Ş.



 


11 Ekim 2024 Cuma

KIRMIZI HALI TEORİSİ.

12.10.24, cumartesi.


   Hangimizin önüne girdiği her ortamda kırmızı halılar serildi ki? Hangimizin her şey istediği gibi oldu bu hayatta? Hangimiz girdiği her ortamda bakışları üzerinde topladı? Eğer babanız büyükelçi minvalinde bir yerlerde değilse ya da minnacık ailenizin prensesi değilseniz siz de diğer herkes gibi normal hayat yaşıyorsunuzdur. Öyle her akşam yemeği menüsü istediğiniz gibi olmaz. İstediğiniz her koşulda istediğiniz gibi yaşayamazsınız. Ayakkabı almak için bile ailenizin kendi içinde bir ihtiyaç sıralaması vardır ve ona uyarsınız. Kısacası ve aslında en önemlisi, her istediğiniz şeyi istediğiniz zaman elde edemezsiniz. Eğer uygun bir istekse vakti zamanı vardır, eğer uygun değilse sıralamaya bile alınmaz. Bir yerden sonra siz kendi yolunuzu çizmek ve hayalinizdeki o konforlu ortam için, hayatın tam içine bizzat kendi isteğinizle bodoslama dalarsınız. Kimi zaman ucundan kıyısından sakin bir giriş de olabilir bu. Sonuç olarak, kendi alnınızın terini akıtmayı yine o teri kendiniz silmeyi öğrenirsiniz. Hep çırpınırsınız daha ilerisi için, ama yine aynı yerdesinizdir. Allah garip kuşun yuvasını yapar dersiniz, ki zaten başka çareniz de yoktur, tekrar çabalarsınız tutunabilmek için.

 

Burada garibanlık felsefesi yapmayı çok isterdim; ama bu yazdıklarım felsefe yapmaktan çok daha gerçek. Anadolu coğrafyasını destansı bir toprak parçası haline getiren şeylerden biridir bu; kendi yağında kavrulmayı öğrenmek. İlmek ilmek hayatınızı döşersiniz toprağa döktüğünüz her bir ter damlasıyla. Ama işte bir an başınızı kaldırıp bakarsınız şöyle etrafınıza: bazılarının önünde kırmızı halılar serilidir. Bazılarının dolap dolusu ayakkabısı vardır da siz bir tanesine muhtaçsınızdır hala. Bir ter damlası akıtmadan çağlar ötesinde yaşayan insanlar vardır başınızı kaldırdığınız yerde. Biliyorum; başınız ümitsizce önünüze düşer öyle zamanlarda. Olmuyordur işte! Nereden tutarsanız tutun olmuyordur. Sizin babanız ne büyükelçidir ne de yolunuza kırmızı halılar döşemiştir. Bırakın; o da kendini bildi bileli kendi yağında kavrulmaktan öteye geçememiştir zaten. Başını kaldırıp sizi mi görecek! Kötü olmaktan, baba olamamaktan değil; o da ancak böylesini biliyordur çünkü. Allah onlardan razı olsun.

 

Pek tabii, çağımız farklı bir evreye geçiyor. Anadolu irfanında toprağı ekip biçen atalar vardı, yeni çağda farklı yaşam biçimler. Masa başı çalışarak toprak yüzü görmeden günlerimizi geçirmeye başladık. Evet, yaşam biçimimiz, yöntemlerimiz epey değişti; ama bu topraklarda bir şeyler öylece kaldı: kırmızı halısı önüne serili olanlar ve başını kaldırıp etrafa şöyle bir baktığında kırmızı halısı önüne serili olanları görenler. Ekmeği kolayca kazanmayı hep bildiler bazıları. Zekâ gücü mü, bilemem. Onlardan biri olmadığım kesin. Ben ki; daha yağımı kavurmayı becerememişim. Sadece gördüklerimden ibaretim.

Her ne kadar kırmızı halıların önüme serilmediğinden emin olsam da hep en yakınımda bir yerlerde onlardan görürüm. Hayretle hayatımı onlarla karşılaştırmadan da edemem. İşin daha da fenası, en yakınıma kadar onları dahil ettiğimde, bilmiyorum belki de onlar beni en yakınlarına dahil ediyordur sonuçta güç onların elinde olur genelde, fütursuzca onlar gibi yaşamaya çalışırım. Olmayan ayakkabı dolabına neden varmış gibi davranırsınız ki? Halbuki ayakkabı almam gerektiğinde önce ihtiyaç sırasına alınırım.

Bu duruma ne gibi bir açıklama getirilebilir, bilmiyorum. Bildiğim; onların yanında kendimi alçak bir yerde gördüğüm ve bu konumdan çıkmak için onlarmış gibi davranma eğilimimin olduğu. Görüyorsunuz; beyhude bir çaba. Keşke bunu sadece dış görünüş ve yaşam tarzı gibi somut durumlarla açıklayabilsem. Ama bilinmesi gereken en değerli şeylerden biri de şudur ki; yaşadığınız hayat sizin kişiliğinizi belirler. Etkilemekle kalmaz; belirler. Küçük şeylerden mutlu olmayı öğrenmek kolay değildir. Yetinmeyi bilmek de öyle. Yorulmak nedir bilmeden çabalayan insanlar ile yorulmak nedir bilmeyen insanlar elbette ki aynı kefeye koyulamaz. Girdiğim bu beyhude çabalarda bildiğim duyguları bilmezden gelir, bilmediğim yabancı duygulara da alışıkmışım gibi davranırım. Ama işte rolüm bir yerlerde sığ kalmış olacak ki; yerim hemen kendiliğinden belirir. Orada onlar için bir piyon, hatta üzücü ama uşak konumuna girerim. Aslında bu bahsettiğim şeylerin hiçbiri alenen söylenen ve yapılan şeyler değildir de olaya kuş uçuşu bir bakış atıldığında her şey apaçıktır, nettir.

Okuyucum; ben de oralara özenmiş biri olarak oraları beğenirim ki; bırakmak istemem. Piyon mu olmam gerekiyor? Olurum. Uşak da olurum. Oralar güzeldir çünkü. Size acı bir şey belirtmek isterim; bu hayatta değersiz hissetmek kadar yıkıcı çok az şey vardır. Ama aslında kendi değerimi de kendim vermişimdir ya! Bu yüzden kaybolmayacağınızdan eminlerdir. Siz hep onların arkasından gidecekmişsiniz gibi. Cepte olmayı kastediyorum, evet. Ben onlar için cepte olurum. Harcanır harcanır dururum. Bendeki kalp ya ey ahali!

 

Sonra bir vakit geçer, gözüm açılır, avucumda kırıklarımla öylece bakakalmışım: sağım boş, solum boş. Başımı kaldırsam yine o kırmızı halılıları göreceğim. Davul bile dengi dengine ey can! Ne için çabaladın? 


-Ş.




6 Ekim 2024 Pazar

UYKUSUZ GÜNCESİ.

 23.09.24, pazartesi.


Nereden başlayacağını bilemeyen bir kızın güncesi bu. Odasında oturmuş, gecenin kör bir saatinde sıkışık düşünceler yüzünden uyuyamıyor. Yani bir şeyler olmalı. Olmalı; ama ne? Kendini bir köşeye sıkışmış hissediyor. Ailesinin beklentilerine yetişemiyor, kendi yolunu çizemiyor, tek başına bir kahve bile içemiyor, üstelik; sanki biraz da sevilmiyor… ne yapsa olmuyor, yetmiyor; yoruluyor ama kimseye de ses etmiyor.

 

Onun herkesi gördüğü gibi o da görülmek istiyor olabilir mi? Olabilir. Kimsenin onu görmediği gibi o da kimseyi görmek istemiyor da olabilir. Sevilmek istiyordur belki çıkarsızca. Dostları kazık atmasın istiyordur belki. Şu ruhunu sarmaşık gibi saran yalnızlıktan kurtulmak istiyordur artık.

 

Bu dünya bizi yoracak, belli. İstediğimiz yolları çıkmaz sokaklara bağlayacak, yokuş yukarı koşturtacak. Biz de ha bire yeni yollar arayacağız. O yokuşları söylene söylene çıkacağız. Olacak olan bu. Bunu biliyoruz da işte klavye delikanlılığı yapmak her zaman en basiti oldu ya! Biz bu yorgunluklardan nasıl sıyrılacağız? Hadi o çıkmaz sokaklardan geri döndük diyelim doğru yolu nasıl bulacağız? Yok mu yahu şu memlekette çıkacağı bütün yokuşları çıkmış, şu dünyanın kaç tane çıkmaz sokağı varsa hepsini tanımış koca yürekli bir yol göstereni?

 

Herkesin yolu farklı be uykusuz kız; herkesin yolu kendine. Çıkmazsa döneceksin, yokuşsa çıkacaksın. Kıyak mıyak yok bu raconda. Kendi yolunu çizeceksin. Yalnızsan en kral yalnız olacaksın. Sana bakıp da, yalnızlık güzellemesi yapacaklar. Kendini en çok sen seveceksin. Ha; en çok da kendini seveceksin orası ayrı.  Zaten öyledir; ne zaman bir şeye ihtiyaç duymaz olsan o gelip seni bulacak. Sen, o aradıkların seni bulsun diye aramayı bırakmayacaksın ama. Sen, aramayı bırakmak için arayacaksın. Koşmayı bırakıp yürümeye başlamak için. Kendini bulursun sonra belki en nihayetinde. Belki geceleri daha erken uykuya dalarsın bu taktiklerle.


Ha bir de! Yatmadan önce bitki çayı içmeyi dene bir dahakine. Belki böyle büyük yöntemlere kalkışmadan sorunlarının bazılarını halledersin. Dünyanın raconunu öğreneceğinden değil de; en azından uyku problemini çözebil diye!


Ş.







3 Temmuz 2024 Çarşamba

RENKLERİMİZİ KAYBETMEMEK İÇİN.

 12 Mayıs 24, pazar.


Ara sıra dünya bize farklı renkleriyle görünür olduğundan. Sanki biraz daha yemyeşil., biraz daha masmavi… evet bahar geldi. Tabiat canlanıyor, sabah uyandığımızda zaruretten gitmemiz gereken yerler olsa dahi bir istek filizleniyor içimizde yatağımızdan çıkmak için. Kıyafetlerimizde bile bir renklenme hâkim değil mi? Bahar geldi, yaz geliyor…

Bazen de hayat, her ne kadar bahar mevsiminde olsak da bahar gibi hissettirmeyebilir. Belki içinizi ürkütücü bir titreme alıyordur bu sıralar. Her şey bir önceki günden veya diğer her günden biraz daha zor ve yorucu oluyordur. Ara sıra da dünya renklerini kaybedebiliyor işte. Bu satırlar birilerinin, birilerini ya da en azından kendini anlayabilmesi için…

Sizce kendimize çok mu yükleniyoruz? Unutmak için, hatırlamak için, olduğumuz hali değiştirmek ya da değiştirmemek için? Biraz keskinleştik sanki. İnandıklarımızı, düşündüklerimizi, sınırlarımızı sanki ülke sınırı korur gibi korumaya çalışıyoruz. Değişmek istiyoruz belki ilerlemek için; ama bir yandan da ödümüz kopuyor bir adım öne çıkmaktan. Sorsalar herkes her şeye olabilir gözüyle bakıyordur ama sıra palyaço olmayı seven birini kabul etmeye gelince kıyametler kopuyor. “O kırmızı burun ne alaka?”, “Başka kıyafet mi bulamadın?”, “Saçlarını rengarenk boyayıp da nasıl berbat etmişsin!” “Sen istemiyorsan boyama kardeşim saçlarını; ben böyle seviyorum!” demek var...

Evet, kendimize çok yükleniyoruz. Yeri gelince değişmemek, yeri gelince de değişmek için. Bir ‘olması gereken’ olmalı mı? Hangi siteden sonuçlara bakıyoruz peki? Ona göre yerimi kapacağım da! Bırakalım Allah aşkına! Bukalemun muyuz biz? Bir rengimiz var zaten. Konu benliğimizde ya da duruşumuzda kararlı ya da kararsız olmak da değil aslında. Sadece ne için neyi değiştirdiğimizden emin olmamız gerek. Ben değişiyorum ama neden, niçin, kim uğruna?

Çığlıklar, yardım çığlıkları!

Çılgınlarca bir hızla renklerimizi kaybediyoruz. Dedim ya, ara sıra dünya bize farklı görünür olduğundan, diye! Evet; bazen yeşiller, maviler bol olur baktığımız her yerde. Bazense grileştiririz işte dünyayı kendimize ve birbirimize. Yanlış anlaşılmasın; gri rengi güzeldir, ortayı bulmaktır aslında. Ama amacımızdan sapıyoruz sanki biraz. Orta olmayı bırakın; asit ve bazlar gibi iki ayrı uca çekiliyoruz. Ne olsun peki? Herkes her şeyi tartışabilsin mesela, kırmızıyla mor yan yana gelebilsin. Neyden korkuyoruz ki? Kırmızı zaten kırmızı olarak kalacak, mor da mor. Karışmaktan mı korkuyoruz birbirimize? Halbuki büyük resme bakın; rengarenk yaprakları olan köklü bir ağaç! Birileri düstursuzca yeni renkler oluşturmaya çalışarak zaten eşsiz olan renkleri yok ederken, birileri de iki alakasız gibi duran rengin yan yana gelme ihtimalinden bile hoşlanmıyor. Grileşiyoruz; evet. Ama bu öyle bir gri ki; sadece siyah ve beyazın arasında kalan değil; birbirine karışmış, iç bunaltan bir gri. Bu metin birileri birilerini anlayabilsin diye yazıldı. Okyanusa küçük bir taş atmak yazardan çıksın, okurlar da kıpırtıyı hissetsin diye. Bazen de anlaşılır olmadığınızı düşündüğünüz zamanlar gelir. Anlaşılmaz olmak sorun olmasın, biz bir yerde anlaşılabilir olmamayı da göze alalım. İçinde bitter, sütlü ve beyaz çikolataların karışık olduğu bir kutudan sütlü olanının tadına herkesin bakmasına gerek var mı? Kimileri de beyaz olan çikolatanın müptelasıdır mesela.

Kimi zaman da ne diyor bu yazar diyebilirsiniz; yazar da bilmiyor olabilir hatta. Bazen kelimeler zihninizden öyle düzensiz dökülür ki; karşınızdaki sizi Farsça konuşuyor sanabilir. Yok saymayın dostlarım; biz kafası karışık olanlar da var, onlar da bu gri dünyanın içinde bir yerlerde yaşamaya çalışıyor çaresizce!

-ş.




15 Mayıs 2024 Çarşamba

ZAMAN İYİLEŞTİRİR DERLER.


İnsan olmak felsefede ya da teolojide tam olarak nasıl açıklanıyor size burada bunun hakkında net bir tanımlama veremem belki ama insanca yaşamaya çalışan birisi olarak şunu demeliyim; insan olmak hata yapmaktan geçer. Bunu bilemeyecek bir şey yok biliyorum. Ama farkında olmuyoruz çok zaman. Hatırlatmak isterim ki: Tek kullanımlık peçetelerden bir farkımız var.

Mutlu bir insan olmak için anlarımızı, kendimizi feda ediyoruz genellikle. Mutlu bir insan olmak. Maddi zenginlik, manevi zenginlik, saygınlık, sevgi… Bunlar bizi birer mutlu insan yapıyor mu? Mutsuzuz bir çoğumuz. Mutsuz olmayı çok iyi biliyoruz ve fakat mutsuzluğun bizden uzak olması için debelenip duruyoruz. Bir günde sayısız tercih yapıyoruz hayatımız hakkında. İşe giderken geçtiğimiz yollardan tutun, açıklanan üniversite sınav sonucundan sonra yaptığımız okul tercihlerine kadar. Sonuçları da bizi mutlu veya mutsuz birer kişi haline dönüştürüyor. Doğru veya yanlış tercihler. Hangisi ağır basan tarafsa ona göre sonuçlanıyor testiniz: mutlu veya mutsuz hisseden bir insan haline dönüşüyorsunuz.

Zihninizden küçük bir test yaptınız ve birçoğunuzun test sonucu negatif çıktı değil mi? Hatalar mı yaptık? Yani tam olarak nerede yaptık bu hataları? Tebrikler! Eğer şu sorgulama döngüsüne girdiyseniz X adlı Psikolog’dan % 90 indirim kazandınız. Gittiğinizde yazarın ismini verirseniz ekstra indirim kazanabilirsiniz.

Evet, bir günde sayısız tercih yapıyoruz. Yanlış, doğru, bizi mutlu eden ya da bizi mutsuz eden sayısız tercih. Bizi mutsuz eden bu tercihler bizim nazarımızda hata olarak kalıyor. Bu kadar mutsuz olduğumuza göre yaptığımız hataların da bir sınırlaması yok demektir. Evet, acı gerçek; hatalı insanlarız. Daha da doğrusu, insan olarak; hatalar yapanlarız. Üstelik hafızamız da çok kuvvetli! Bir türlü unutamıyoruz hatalarımızı. Ne kendi hatalarımıza ne de bize karşı hatalar yapanlara karşı bir türlü sünger çekemiyoruz. Kindar olmayalım. Tercihlerden ve bu tercihlerin sonucundan oluştuğumuzu unutmayalım. Keşkelerden ibaret olmayalım dostlarım.

Yazar, bugün burada bulunan ve hatalarından dolayı kendini affedemeyen herkesin sırtını okşuyor ve diyor ki “problem değil, hallolmayacak hiçbir sorun yok. Hataların üzerinden bir silgi çekemeyiz belki ama virgüller koyarak devam edebiliriz. Telafi etmek için her zaman bir yol bulunur.“. Merak ettiyseniz, hayır; yazar X Psikolog ’un psikoloji seanslarına henüz katılmadı. Bu sözler aslında yazarın kendine büyük bir merhametle söylemek istedikleri. Çünkü insan olmak mutlu olmak veya mutsuz olmaktan çok; hatalar yapmayı becerebilmekten geçer. Hatalar yapalım ve telafilerle yolumuza virgüller koyarak devam edelim.

Yazar da biliyor ki; yapılan hatalarla yüzleşmek burada klavye delikanlılığı yapmaktan çok daha zor. Yüz kızartan ve vücudumuza müthiş bir huzursuzluk sunan hatalarımız aslında bir şekilde geçiyor. Bilirsiniz, zaman iyileştirir derler. Hayatımızda annemizden sonra belki de değerini bilemediğimiz en büyük değer, zaman. İlerlemesini bir şekilde durduramadığımız bu güç, aslında biz umutsuz insanlar için büyük bir metafordur. Her zaman ilerler ve ilerlemeyi öğütler aslında. İlerle ve arkana sadece dikiz aynasından bakar gibi, kontrol amaçlı, bak.

Bilmenizi istediğim bir şey var: Hatalıyız, hatalarımız var. Büyüyoruz ve fark ediyoruz. Hepimizin hataları var. Benim, sizin ve onların hataları var. Artık bunlarla ,hak ettiğinden fazlasını verip, zamanımızı kaybetmeyelim. Çünkü zaman ilerlemesini durduramadığımız o büyülü güç. Gücümüzü ve enerjimizi doğru yerlere harcayalım. Zaman bizi iyileştirsin ve hatalı ama ölünce üstümüzden arınacak olan o bütün vasıflardan uzak insan olarak yaşayalım.
                                                    
                                                                                                                              13 Mayıs, 24.
                                                                                                                                      -Ş.



8 Mart 2024 Cuma

EV.

 

                                                                                                                                     8 Mart 24, Cuma.

 

Kimimizin hayatları hep aynı yerdedir. Yani öyle çok uzaklaşmamışlardır evlerinden. Doğduğu evden artık yetişkin bir birey olarak ayrılırlar. Çocuklukları hep aynı sokaklarda geçmiştir, sahiplenmek nedir iyi bilirler. Kimimiz de hep göçebedir bu diyarlarda. Ha bire bir yerlere yerleşmeye, oranın sakini olmaya çalışırlar. Bilmiyorum; bu çabalarının zaruri bir nedeni ola da bilir, olmaya da. Deveyi gütmeyi pek bilmezler, öğrenmemiş olabilirler; mazur görmek gerekir. Bazıları kabına sığmaz, hep bir şeyler arar. Bu kişilerin bir şeyler aradığını, kendini aradığını biliyorum. Nereden diye sormayın, rica ederim. Kaybettikleri her neyse belki de farkında olmadan, yorgunca, tükenmemecesine ararlar.

Memur bir babanın kızıyım ben. Hayatımın her bir köşesi farklı yerlerde geçti. Ülkenin dört köşesine şöyle bir uğramışım. Farklı kültürler, renkler tanıdım hep; orta olmak, kitabın ortasından okumak nedir iyi bilirim. Babam da çok küçük yaşta çıkmış diyarından. Hayat onu hep oradan oraya savurmuş. Öyle bir güzel öğrenmiş ki bir yerlere kök salmadan yaşamayı, artık onun için durağanlaşmanın ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Ben böyle gördüm babamdan. Köklerini savura savura nasıl dağılmadan, kendini kaybetmeden yaşanabileceğini gördüm. Kendimden nasıl kaçarım; kendimi nasıl ararım yöntem bu sanmışım.

Sonra ortaokulda en yakın arkadaşımla tanıştım. Doğduğu günden beri aynı mahalledeydiler. Yerleşik bir hayata çok alışkındı. Valiz toparlamayı bile pek bilmezdi. Bense bir valize en özel yöntemlerle en fazla eşya sıkıştırmayı falan biliyordum. Liseye geçtiğimizde yurtta kalmaya başladık. Az çok tahmin edersiniz; benim için her şey biraz daha kolaydı. Gurbet falan benim için tanıdıktı yani. Demem o ki, bir evinin olmasının ve de olmamasının ne demek olduğunu o yaşlardan beridir az çok bir yerlere oturtmuştum kafamda. ‘’Bir evim var mıydı, yani ben nereye aittim, mesela bugün ölsem nereye gömülmek isterdim?’’ Size bir sır vereyim: bu soruların bende bir cevabı hala yok. Biraz acınası olduğunu biliyorum ama ben evimi daha bulamamışım da bunu yeni yeni fark ediyorum.

Necib mahfuz demiş ya “ev doğduğun yer değildir. Ev bütün kaçma çabalarının bittiği yerdir.” diye. Tam olarak neyden kaçıyorum, buraya yazsam hakikaten roman olur ama bir şeylerden kaçtığım belli. Kalbim kırılıyor bazen, canım yanıyor, dünyanın kaç bucak olduğunu arıyorum. Kimseyi de suçlamıyorum ha! Sanki herkes benim bu kayıp halimi biliyormuş da beni harcıyormuş gibi geliyor da daha çok kırılıyorum kendime. Bazen vücudumu kesif bir yorgunluk hissi sardığında kabuğuma çekilmek ya da sırt çantamı alıp eve dönmek istiyorum. Eve. O yüzdendir ki; ben yılların yorgunluğunu taşıyorum sırtımda. Kamburluğum bundandır, bundandır belki de sonu gelmez çırpınışlarım yahut kıvranışlarım. Ev nerededir kimdedir bilmiyorum Ya evi bulmak gerek ya da evin seni bulması.


                                                                                                                                                  -Ş.



17 Ocak 2024 Çarşamba

BÜYÜMEK ÜZERİNE.

 

Eveet! 2024 yılındayız artık. Gireli bir on gün oldu. Bu kız 20 yaşını doldurdu şu durmak bilmeyen Dünya’da. Bunun hatırına da bir şeyler karalamak istedim buraya. Hani sorarlar ya ‘yeni yıla girdik ne hissediyorsun?!’ ya da şey ‘21 yaşına girdin ne hissediyorsun ?!’ gibi sorular için işte. Dönüp baktığımda ‘o zamanlar da böyle hissediyormuşum işte,  farklı bir şey yok!’ demek için yani.

Evet, hakikaten durmamacasına bir hızla bilmem kaç kez döndü dünya kendi etrafında, ne bileyim güneşin etrafında falan. Fizik bilgim pek yoktur. Yeni bir yıla girdik, her yerde bir curcuna... Yemin ediyorum bu konu hiçbir şekilde heyecanlandırmıyor beni, bilmiyorum ruhsuz olmakla falan alakalı değil bence. Tamamen hiçbir değişim görememem ve hayattaki beklentilerimin yıllarla bir bağlantısının olmayışıyla ilgili. Onun yerine her yeni ayı kutlamak daha mantıklı olabilir benim için. Daha hareketli ve beklentilerle dolu olurdu sanki. Demem o ki, o gün her yerde gezen aynı iki soru vardı: ‘ Yeni yıldan beklentin ne?’ ve ‘geçtiğimiz yıl sana ne kattı yada senden ne aldı?’ gibi minvallerde iki soru. Dediğim gibi ilk soru için diyecek çok bir şey yok. Başka bir yıl olsa ikincisi için de pek cevap veremezdim ama son zamanlarım biraz hareketli geçti diyebilirim bu konuda.

Şiir okumayı çok severim. Genelde devrimci ruhla yazılan ve harekete geçiren tarzda olanları, yaşama sevinci verenleri falan daha çok severim ama biliyorum şiir deyince akıllara genelde başka duygular geliyor. Bilmiyorum şiirlerin hepsi güzeldirdi aslında bir zamanlar. Günler de hep aynı çizgidedir mesela. Ne bileyim bir günün bir diğer günden belirgin derecede bir farklı hissettirmesi yalnızca o günle alakalıdır. Ama durup dururken yaşamayı sevmek biraz şovdur, ya da artık daha bir cıvıl cıvıl olmak, dinlediğin şarkıların anlamlarını hakikaten farklı çıkarmaya başlamak ya da dediğim gibi artık farklı tarzda şiirler okuyup anlamaya başlamak… Dediğim gibi şovdur işte.

Böyleydi işte geçen yılım benim. Tozu dumana kattı ve gitti. Hoş geldin 2024! 😊

İki gün önce de doğum günümdü. 20. Yılını doldurmuş ve 21. Yılına da o hızla giriş yapmış biri olarak yazıyorum; buralar şimdilik hep aynı. Değişmenin, gelişmenin falan da konuyla hiçbir alakası yokmuş ayrıca! Ama doğum günlerine yeni yıllardan daha fazla önem verdiğimi söylemeliyim en nihayetinde. Çünkü kişisel bir günün, dünyada herkese ait özel bir gün tanımlanması çok güzel bir şey bence. Herkesin özel günü aynı olursa özel gün olmaz sonuçta. Ama insanın en az bir gün kendini hakikaten özel hissetmesi gerekiyor kendisi için. Biliyorum, böyle söyleyince biraz acımasız. Bu hayatın bir şekilde yalnız bıraktığı insanlar ne olacak diyor olabilirsiniz. Kesinlikle öyle! Ama anlatacaklarımı bir dinleyin dostlarım:

Önceki doğum günlerim biraz stresli olurdu benim için. Ya hiç kimse hatırlamazsa ya birileri hatırlasa dahi o aradığım özel hissetme olayını kimseyle yaşayamazsam; çok kırılırım herkese, kendime derdim hep o gün gelmeden önce. Sonra hayat sizi farklı fırtınalardan geçiriyor, farklı eleklerden eliyor; minnacık bir toz zerresi kadar kalıyorsunuz. Bir şeyleri birilerinden değil kendinizden beklemeye başlıyorsunuz. Çünkü başkasından beklediğiniz hiçbir şey hiçbir zaman sizin beklentilerinizi karşılamayacak. İnancınız doğrultusunda yaratıcınızdan bekliyorsunuz aslında. Bu konuda yaratıcımın ben kulunu hiçbir zaman yalnız bırakmadığını türlü defaatle doğrudan ve istisnasız her seferinde de dolaylı gördüğümü söylemeliyim. Çok şükür ki rabbimin ne kadar yakınımda olduğunu hissedebiliyorum. Biliyorum ki benim yaratıcım nasıl isterse öyle olur ama onun istediği zaten her zaman benim için en güzeldir. Teslimim yani. Ama işte insan bazen bir şeyleri çevresindekilerden bekliyor. Dediğim gibi o beklentiler hiçbir zaman yerine gelmez. Kırılan hep biz oluruz dostlar. Yalnız hissederiz sonra, hiçbir zaman mutlu olamayacakmış gibi. İşte yine yukarılarda bir yerlerde dediğim gibi de hayat bir şekilde sizi A noktalarından B noktalarına götürür. Dersiniz ki: ‘ben buralara nerden geldim?’ bilmem, gelmeniz gerekiyordur muhtemelen. O kazığı yemeniz gerekiyordur, o yokluk günlerini yaşamanız, o aşk acısını çekmeniz gerekiyordur. Neden ben diye başınızı bir yerlere vurmayınız lütfen.

İşte! Hayat sizi bir yerlerden bir yerlere getirdiğinde artık çevrenizdekilerle aranızda ne kadar güçlü bağ kurmuş olursanız olun, kendinizi kendi başınıza sevmeyi öğrenememişseniz hep birilerinden bir şeyler beklerken bulursunuz kendinizi. Bir de kendinizi onların beklentilerine göre şekillendirmeye çalışırsınız. Tam olarak nerede yüklendi bilmiyorum ya da bir anda mı oldu ama bir yerlerde kendime çok daha farklı bakmaya başladım. Kendime hakikaten çok haksızlık ettiğimi ne kadar çok başkaları adına yaşamaya çalıştığımı gördüm. Kendimi tam olarak başarabildin mi derseniz; hayır. Daha yolum çok biliyorum. Ama en azından yola çıkmış olmanın rahatlamışlığı var üzerimde. O yolu bir şekilde ilerleteceğimi biliyorum.

Anlatmaya çalıştığım buydu işte. Bu yıl doğum günümü kutlayan ilk kişi ben oldum. Çok güzeldi benim için. Kendime sıkı sıkı sarıldım ve çok büyük bir içtenlikle iyi ki varsın dedim. Sonra baktım ki aslında başka bir kutlamaya o kadar da ihtiyaç duymuyorum artık. Çevremde beni seven ve benim sevdiğim herkes iyi ki var, doğum günümü kutlamasalar da bir şekilde hallolur. Kutladıklarındaysa yine büyük bir minnetle kabul ettim bana bu denli iyi hissettirdikleri için. Teşekkür ettim ve sıkı sıkı sarıldım onlara da. Karşılaştırdığım zaman çok daha kalabalık geçen doğum günlerimin olduğunu da hatırlayabiliyorum gün sonunda bir tatminsizliğin oluşturduğunu da. Bu yıl hepsinden kalabalık ve içtendi benim için.

Beni seven, sevdiğini bildiğim herkese😊

11 Ocak 24

Ş.



29 Ağustos 2023 Salı

İHTİMALLER PERİSİ

Pek çok zamanlarda kendinizi kırılmış hissedebilirsiniz, yorgun ve tükenmiş de. Pek çok zamanlarda hayâl de kurabilirsiniz, geleceğiniz için ümitle, umutla ve hayatla; hatta sebatla hayaller kurabilirsiniz. Ancak geleceğiniz için hayal kurmaktan ziyade kurtuluş için kapılar dileyenlerdenseniz biraz yorulursunuz. Zira bu; ne olup ne olmayacağını bilmeden, sadece ve sadece beklemektir. Neyi , ne için ve beklediğinize değip değmeyecegini bilmeden öylesine bir direniş ve vazgeçmeme şeklidir. Eğer vazgeçseydiniz yolunuz bir şekilde sonlanırdı. Fakat 'belki' adındaki ihtimaller perisi zihninizin yada kalbinizin derinlerinde bir şeyler için çırpınıyor. Sonuca değip değmeyecegini bilmeden hatta bir sonuç olup olmayacağını bile bilmeden. 
"Cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım."

Mandalina bahçesi - Nias Diasamidze 🎶

                                                                            

13 Ağustos 2023 Pazar

Bir kayadan zümrüt bir denize dalmak.

Kelimelerle aramın pek iyi olmadığı dönemlerden geçiyorum. Kendimi ifade edemiyorum, hatta etmek dahi istemiyorum, ve muhatabımın beni anlayıp anlamayacağından şüpheliyim. Döngüleri eğer kötü huyluysa bir yerde tersine çevirmek veya yok etmek gerek. O zinciri kırmak ve hatta değirmenin yönünü değiştirmek gerek. Bu yüzden açtım klavyemi, dilimin döndüğü kadar aktarıyorum kendimi buraya. Günler arkasından atlı kovalarcasına bir hızla ilerlerken bazı zamanlar durmak geliyor içimden. Her şeyiyle ve her anıyla zamanı durdurmak. Durmak, düşünmek ve ilerisi için devam etme gücü elde etmek. Biliyorum ki insan yaşadı mı ;dolu dolu, bir kayadan zümrüt yeşili bir denize dalarcasına yaşamalı. Deli dolu, kalbin sonsuz bir hızda atarken yada hiç atmamacasına yavaşlamışken elde ettiğin anılar bugününü güzelleştirir, yüzüne bir gülümseme verir bedavasından. Dünün zaten güzelleştirmiştir, yarınına da ilaç olur, güç olur ve hedef olur hatta hayâl olur. Şimdi içimden bir hayâl geçiyor dünümden bağımsızca: bir yoldayım, yanımda sevdiğim ve sevdiğini bildiğim o ve bir ege memleketine yol alıyorum. Yanımdakiyle dünün kötü hatıraları silikleşmiş , bugünüm renklenmiş ve yarını düşündükçe kalbim deli gibi atıyor. Sıcak yaz günü yolumuzda duruyoruz yanımızdaki ayçiçeği tarlası ve gün batımını seyrediyoruz, huzurluyuz. Bu yol nerede bitecek umrumda değil, bitmese de fark etmez, ânım güzel, dünüm güzel, yarınımın güzel olacağından endişem yok. 
Ben aslında hayâl etmeyi sevmem. Bu dizeler nasıl bir araya geldi farkına varamadım. Ama yalan yok kalbime çiçekler ekildi bu kelimeler klavyemden düşerken. Bu ilacımsı etkinin bana iyi geldiğini reddedemeyeceğim. Günün birinde bu yazıyı her kim okursa benim kalbimdeki çiçeklerden nasiplenmesidir dileğim.

İÇİMİN İÇİ

  Hissediyorum. Dönülmez akşamların ufkundayım. Kırmızı gibi hissediyorum: kan rengi bir kırmızı bu. Damarlarımda başka bir kan akıyor. İç...